“It’s about what you believe. And I believe in love. Only love will truly save the world.”

Haftalar önce vizyona giren ve onunla tanışır tanışmaz gönüllerimizi fetheden Wonder Woman hakkında geç de olsa ben de bir inceleme yazısı yazmak istedim. DCEU sevenler olarak Batman v Superman ile Suicide Squad sonrasında moralimiz çok bozuktu ve Wonder Woman bizim için bir umut taşıyordu. Peki fragmanı çıktığından beri beklentimizi yüksek tutmamıza sebep olan bu film ile Warner Bros. ve kadar başarılı oldu, DCEU ne kadar gönlümüzü aldı?

Filmimiz Paris Louvre müzesinde başlıyor; Wonder Woman’ın Batman v Superman filminden tanıdık olduğumuz Birinci Dünya Savaşı’nda cephede çekilen fotoğrafı, Bruce Wayne’nin jesti ile kahramanımızın eline geçiyor. Ve böylelikle bir flashback sahnesi ile Wonder Woman’ın hikayesini en başından öğrenmeye başlıyoruz. Themyscira’da başlayan yolculuğumuzda Diana’nın çocukluğuna ve Amazon kadınlarının hayatına tanık oluyoruz. Bu sahneleri ben gerçekten çok beğendim, bu evreni bir cennet gibi tasvir etmişler, bilgisayar yapımı olduğunu bilmenize rağmen manzaranın içinde kayboluyorsunuz inanın. Ve küçük Diana gerçekten çok tatlı, ufak yaştan beri dövüş sanatlarını öğrenmeye ve gerçek bir Amazon kadını olmaya karşı büyük bir arzusu var. Bunu fark eden teyzesi Antiope; onu annesinden gizli gizli eğitmeye başlıyor çünkü annesi, Amazon Kraliçesi Hippolyta, Diana’yı korumak için onun gerçekleri öğrenmesini asla istemiyor. Fakat o da Antiope de Diana’nın savaş tanrısı Ares’i durdurabilecek tek kişi olduğunun farkındalar aslında. Onu korumanın tek yolunun onu eğitmek olduğu konusunda hemfikir olduktan sonra eğitimlerimiz başlıyor ve Diana büyüyor. Yapabileceklerinin çok daha fazla olduğunu keşfetmeye başlayan Diana, hala daha yarı tanrı olduğunun farkında değil tabii.

Themyscira’nın Amazon savaşçıları hakkındaki hikayeyi filmde masal tadında anlatmışlar, annesi Diana’ya insanoğlunun ne kadar kötü olduğunu ve bunun sebebinin de Ares olduğunu anlatıyor. Amazonlar, mitolojide kadın savaşçılardan oluşan bir ırk olarak geçer. DC evreninde ise bu kadın ırkının yaratılış sebebi savaş tanrısı Ares’in insanoğlunu kıskanıp onların içini kıskançlık ve şüphe ile doldurarak kirletmesi ve savaşları başlatmasıdır. Zeus, insanların kalbini sevgi ile doldurarak barışı tekrardan sağlamak için Amazon kadınlarını yaratıyor. Fakat insanoğlu onları köle olarak görüyor, bu zulme daha fazla dayanamayan Amazonlar tanrıların da yardımı ile ayaklanıyorlar ve bu savaşın ardından Zeus Themyscira adasını yaratarak Amazonları dış dünyadan ve Ares’ten gizliyor.

Yıllar sonra, dış dünyadan gizlenmiş olan Themyscira’ya bir uçak düşüyor. Yüzbaşı Steven Trevor, kaçmaya çalıştığı ufak bir Alman ordusunu arkasından getirerek adadaki huzuru istemeden bozuyor. İlkel silahları olan Amazon kadınları ile ateşli silahları olan Alman ordusunun sahilde başlayan çatışması Diana’ya savaşın gerçeklerini ilk kez gösteriyor. Bu sahnede Amazon kadınlarının mükemmel savaş tekniklerini görerek aksiyona güzel bir giriş yapıyoruz. Tabii ne kadar yamaçtan halatla atlayarak ok fırlatabilseler ya da atın üzerinde profesyonel bir şekilde savaşabilseler de, ileri teknoloji karşısında kayıplar vermek zorunda kalıyorlar. Savunmayı kazanan Amazonlar daha sonra Steven Trevor’u, Hestia’nın kementi ile doğruları söylemeye zorluyorlar ve bu sahnede kendisinin Alman cephesinde General Ludendorff ile Doktor Isabel Maru (Doktor Poison) hakkında araştırma yaparken yakalanan İngiliz bir casus olduğunu öğreniyoruz. Tek istediği şey edindiği bilgileri hemen istihbara iletmek olan Trevor’a savaşı bitirmek isteyen Diana’nın da eşlik etmesi ile maceramız başlıyor.

En başından beri Ares’in General Ludendorff olduğuna ve onu öldürdüğü zaman tüm zulmün biteceğine inanan Diana aslında işlerin böyle olmadığını görünce hayal kırıklığına uğruyor, biz de haliyle ters köşe oluyoruz tabii. Küçüklüğünden gelen Ares takıntısı Diana’nın kendini yanlış yönlendirmesine sebep oluyor evet, fakat aynı zamanda kendini, dünyayı ve insanoğlunu tanımasına da yardımcı oluyor diyebiliriz. Asıl düşmanın, yani savaş tanrısı Ares’in Sör Patrick olduğunu öğrenen Diana, en başından beri tanrıyı öldürebilen tek silah olarak bildiği kılıcının işe yaramadığını görünce de çok şaşırıyor. “Sadece bir tanrı başka bir tanrıyı öldürebilir, o silah sensin Diana, sen Zeus’un Amazon kraliçesine olan armağanısın.” diyerek gerçekleri gösteriyor Ares. Kendi benliğini fark etmesi ve Trevor’u kaybetmenin de acısı ile daha önce tatmadığı bir güce kavuşan Diana sonunda Ares’i yeniyor. Daha sonra; Ares olsun veya olmasın tüm insanların kalplerinde aslında hem iyilik hem de kötülük olduğunu, hangisini seçeceklerinin tamamen onlara kaldığını ve sadece sevginin tüm kötülükleri yendiğini anlayarak dünyada Wonder Woman olarak kalmaya karar veriyor. Klişe bir bakış açısıyla filmin bitirilmesi eleştirilen yönlerden biri, ama DCEU böyle işte ne yapalım! Konu çizgi roman olduğunda DC her zaman en çok sevilen taraf, fakat konu film/dizi gibi ekran yapımlarına gelince Marvel her zaman farkını koyuyor.

Filmimiz çok klasik bir Joseph Campbell’in monomit yorumu olan Kahramanın Yolculuğu (Hero’s Journey) tadındaydı ama yine de sevdik. Zaten beyaz perdedeki birçok film bu döngüyü takip ederek kurgulanıyor çünkü bu insanoğlunun bir arayışı olarak tanımlanıyor. Fakat bu düşünce dışında Wonder Woman’ı sevmemizin en büyük nedeni aslında güçlü bir kadın figürüne, bir kadın süper kahramana uzun zamandır hasret kalmamızdı. DCEU ise kalbimizi çok kırmıştı, bu yüzden Wonder Woman az da olsa DC hayranlarına biraz moral verdi. Sinematik ve müziğe gelecek olursak; çoğu kişinin aksine ağır çekim sahneleri beni rahatsız etmedi, aksiyonu daha detaylı görebildiğim için memnun kaldım, ayrıca BvS ile tanıştığımız Wonder Woman jeneriğinin tadında kullanılması da hoşuma gitti. Gal Gadot’a gelince; evet herkesin düşündüğü gibi oyunculuk yetenekleri zayıf olabilir, fakat karaktere gerçekten çok yakışmış diyebilirim. Wonder Woman’ı kabul ederek bütünleşmiş, Ben Affleck’in Batman tiplemesi gibi emanet durmamış yani! Kusura bakmayın Christian Bale takımındayım! Uzun lafın kısası; film vizyona gireli çok oldu ve incelemesini geç yaptım farkındayım, fakat hala daha izlemeyenler vardır eminim, onlara da kesinlikle izlemelerini öneriyorum.

” I used to want to save the world. This beautiful place. But I knew so little then. It is a land of beauty and wonder, worth cherishing in every way. But the closer you get, the more you see the great darkness simmering within. And mankind? Mankind is another story altogether.”

Reklamlar